| Ana Sayfa | Özgeçmiş | Yayınlar | Yazılar | Duyurular | Bağlantılar | Fotoğraflar | İletişim | |||||||||||
Fikirden daha çok tavır mahkumu kelimeler Sporda Hem Özgürlük Hem Laiklik Ne Mümkün Neden ben? Neden sen? Neden biz? Medyada Spor Haberlerinde Cinsiyetçilik: 2004 Olimpiyatları Örneği |
||||||||||||||||||
| Son zamanlarda gazetelerin sayfalarında ve televizyonların ana haber programlarında yayınlanan haberlerin en az bir tanesini cinsel taciz ve tecavüz haberleri oluşturuyor. Bu haberlerin gündelik yaşamımızda en fazla ses getireni İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın tecavüz edilip öldürülmesi oldu ama hemen ertesi gün Pippa’nın öldürüldüğü Kocaeli’nde yaşanan tecavüz ve takip eden haftalarda ortaya çıkan küçük yaştaki çocukların yaşadıkları tecavüz haberleri ile birlikte cinsel taciz ve tecavüzün Türkiye’de yaşanan muhtelif olaylar olmadığı bir kez daha ortaya çıktı. Belki de bu haberlerin sıklığından bir kaç hafta önce bazı gazetelerde yayınlanan cinsel taciz haberi hiç de sunulduğu gibi atletizm camiasına ya da spor camiasına bomba gibi düşmedi. Söz konusu habere göre Marmara Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Öğretim Üyesi Yrd. Doç. F.C., 16 Yaşındaki Öğrencisinin İçeceğine İlaç Atıp Tecavüze Kalktı. S.D. Durumu Farkedip Hızla Evden Kaçtı. Olayın gazetelerdeki sunumu tecavüz konulu bir filmin senaryosundan ibaretti. Başlığı da hazırdı: Nuri Alço Tuzağı. Bir hatırlatma: Pippa Bacca’nın tecavüz edilip öldürülmesinden sonra ana akım medya Türk milletini temize çıkarma çabası içinde bu olayın her ülkede yaşanabileceğini iddia etmişti. 2004 Olimpiyatlarının bitiminde halter camiasında ortaya çıkan cinsel taciz olayından sonra, aynı çabayı spor adamları göstermiş ve bu olayın da münferit olay olduğunu ve Türk spor camiasını lekelediğini belirtmişlerdi. Son yaşanan olay hakkında henüz spor camiasından herhangi bir açıklama gelmedi. Büyük olasılıkla olay yargıya intikal ettiği için Atletizm Federasyonu yargı sonucunu bekliyor. Cinsel taciz ve tecavüz spor camiasında yaşanan münferit olaylar değildir. Genelde yaşanan tacizlerin gün yüzüne çıkması çok kolay olmaz ama ne ilginçtir ki spor camiasında yaşanan taciz olayları cok görünürdür. Ama bu görünürlük sadece camia içindedir. Yani ister sporcularla konuşun ister antrenörlerle ya da spor alanında toplumsal cinsiyet konusuyla ilgilenen araştırmacılarla konuşun, bir çoğunun size anlatacak, bir şekilde haberdar olduğu, bir taciz öyküsü vardır. Peki spor alanını diğer toplumsal alanlardan farklı kılan, cinsel tacize açık bir alan olmasını gerektirecek özelliği nedir? Akla gelen ilk özellik şeffaflıktır. Spor, yaşamın diğer alanlarından (ekonomi ve siyaset gibi) bağımsız olduğu düşüncesi nedeniyle şeffaf bir alan olarak görülmektedir. Yani sadece sporcunun fiziksel performansının ya da yeteneğinin belirleyiciliğinin vurgulanarak fizyolojinin ve genetiğin egemenliğinde bir alan olarak kabul edilmesi nedeniyle, spor alanında kültürel ve toplumsal politikalar/siyasi ideolojiler işlememektedir. Fakat eleştirel bir bakış ile baktığımızda, spor alanı, tam da bu şeffaflık özelliği nedeniyle var olan farklılıkları normalleştirerek toplumsal cinsiyet ideolojilerine en fazla hizmet eden ideolojik mekanizmalardan birisidir. Yani, spor ortamı şeffaflık ve bağımsızlık söylemi etrafında fiziksel performansa ve biyolojiye dayalı farklılıkların normalleştirilerek kadın ve erkek arasındaki farkın eşitsizlik olarak çizildiği bir alandır. Bu eşitsizliğin bir boyutunda antrenörler (bu yazının konusu kapsamında belırtmeliyiz ki kadın antrenör ve lider sayısı çok azdır) ve sporcular yer almaktadır. Bu alanda sporcu, sadece bedenini en üst düzeyde performansa ulaştırmakla yükümlü olan, fizyolojik ve psikolojik sağlığı yerinde ve olumlu kişilik özelliklerine sahip olan bireydir. Antrenör de bütün bu olumlu durumları var eden kişidir. Dolayısıyla bu olumluluk ortamında cinsel taciz ancak münferit bir olay olmalıdır. İster bireysel spor olsun ister takım sporu olsun, diğer sporcuların ya da takım elemanlarının taşıdığı olumsuz anlamda işleyebilecek bir takım ruhunun da cinsel tacizin münferitleştirilmesinde payı var. Yakın bir arkadaşım, antrenörü tarafından taciz edildiği için atletizm takımından ayrılmak istemiş ama bu kolay olmamıştı. Çünkü takımdaki bazı sporcular soyunma odasında onu sıkıştırmışlar ve tehdit etmişlerdi: “Takımdan ayrılırsan, bizi satarsan seni döveriz.” Camia ya da cemaat de bu tür bir oluşum değil midir? Ortak repertuarları olan ve belirli bir hedef doğrultusunda biraraya gelmiş bir grup insan. Spor camiasının en belirgin özelliklerinden bir diğeri de, sporcunun en iyi dereceyi elde etmesi hedefi etrafında kurulan antrenör ve sporcu hiyerarşisinin kolay kolay kırılamayacak bir iktidar ilişkisi niteliği taşımasıdır. Spor camiasında cinsel tacizin sıklıkla yaşanmasının nedeni, sözü edilen iktidar ilişkisinde aranmalıdır. Antrenör ve sporcu arasındaki güç eşitsizliği ve bağımlılık ilişkisi cinsel tacize zemin hazırlayan koşullardır. Sporda cinsel tacizin araştırıldığı bir çok bilimsel araştırmada, sporda cinsel tacize neden olabilecek risk faktörleri arasında antrenörün bir aile büyüğü, baba gibi görülmesi ve ailelerin çocuklarını antrenöre emanet etmesi gösterilmektedir. Evet şu söz klasikleşmiştir ama bir o kadar da gerçektir, bir çok anne bana çocuğunun antrenörüne “Eti senin, kemiği bizim” demektedir. Spor camiasında acil olarak cinsel tacizi ve tecavüzü önleyici politikalar geliştirilmelidir. Ceza Kanunundaki cinsel taciz ile ilgili yasalardan da öte spor kurumunda kurumsal cinsel taciz politikalarının oluşturulmasına ve daha da önemlisi uygulanmasına ihtiyaç vardır. Bugün Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve bir çok Avrupa ülkesinde sporda cinsel taciz ile ilgili geliştirilen düzenlemelerle ve uygulanan politikalarla kadın sporcuların maruz kaldıkları olayları rapor edebilecekleri güvenli bir ortam yaratılmaya çalışılmaktadır. Yani spora katılan bütün kadınların ve genç kızların fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlıklarını geliştirmeye ve korumaya yönelik kaynakların ve gerekli desteklerin sağlanması kurumların sorumlulukları kapsamında ele alınmaktadır. Sporda cinsel tacizi önlemeye yönelik geliştirilen kurumsal politikalarda cinsel taciz ve romantik/cinsel ilişki tanımları da çok net olarak yapılmaktadır. Örneğin, antrenör ve sporcu arasındaki romantik/cinsel ilişki, antrenörün sporcu üzerinde profesyonel bir sorumluluğu olduğundan, gücün ve profesyonel statünün istismar edilmesi olarak değerlendirilmektedir. Ülkemizde bu tür kurumsal politikaların yapılabilmesi için öncelikle spor camiası, camia anlayışından uzaklaştırılıp antrenör ve sporcunun bağlı bulundukları bir spor kurumu olarak görülmeli. Spor kurumu her türlü cinsel taciz ve cinsel istismar olaylarının sorumluluğunu üstlenmeli, bu tür olayların engellenmesi ve sporun sporcular için güvenli bir yer olabilmesi koşullarını sağlamalıdır. Ancak bu yolla spor kurumları gerçek şeffaflığa ulaşabilir.
Canan Koca
IAPESGW Türkiye Temsilcisi
|
||||||||||||||||||
| Kamusal alanda türban serbestliğini nasıl tartışdıysak spor alanında da tartışmamızın kaçınılmaz olacağı kanısındayım. Nitekim, Voleybol milli takım oyuncusu Aysun Özbek’in “tesettüre girmesi” konulu gazete haberi ve bu haber ardından Voleybol Federasyonu Genel Başkanı Erol Ünal Karabıyık’in türbanlı sporcuların voleybol maçlarında yer alamayacağına ilişkin açıklamasının da sporda türbanlı kadınların yer alma biçimlerine yönelik bir tartışmayı başlatmasını umuyorum. Fakat itiraf etmeliyim ki çok fazla umudum yok. Çünkü ucu siyasete mecburen dayanan ya da dayandıralan herhangi bir tartışma spor alanında çok yüzeysel kalıyor ve tartışmasız kabul görmüş modern spor argümanları öne sürülerek olası tartışmaların da önü kesiliyor. Sporun ülkesi olmaz, sporun dini ve dili olmaz gibi modern söylemlerin neresinden tutarsanız tutun ve modern spor tarihinin neresinden bakarsanız bakın modern liberal eşitlik söylemlerinin sporda tartışmalı bir yeri olduğunu görürsünüz. Bu tartışmanın yüreğinde genç kızlar ve kadınların spora katılımı yer almaktadır. Kadınlar spor ortamında erkeklerle eşit ve özgür bir biçimde katılamamakta, ve bu ortamda var olabilmek için egemen olan cinsiyetçi ideolojilerle mücadele etmek durumunda kalmaktadırlar. Fakat bu mücadele her kadın için aynı şiddette olmamakta. Örneğin müslüman kadınlar toplumsal/dinsel/kültürel faktörler bağlamında hem profesyonel hem de rekreasyonel spor/fiziksel aktivite ortamında çok az yer alabilmektedirler. 11 Eylül sonrasında Batı dünyasında yaşanan İslamfobisinin yarattığı gerginlikle beraber müslüman kadınların spordaki konumları tartışılmaya başlanmıştır. Spor bilimleri alanında yapılan tartışmalar yoğunluklu olarak müslüman genç kızların beden eğitimi derslerine katılım biçimlerine odaklandı. Örneğin, İngiltere’de yapılan bir çalışmada, Pakistan, Mısır ve Türkiye gibi ülkelerden gelen göçmen müslüman öğrencilerin beden eğitimi derslerinde dinlerinin gerekliliklerini yerine getirmeleri durumunda bazı problemler yaşayabildikleri ortaya çıkmıştır. Bu gereklilikler dinin yanında kültürle de birleştiği için tek bir yorumdan bahsetmek elbette ki doğru olmamakla birlikte, ortak problemler ramazan aylarında beden eğitimi derslerinde yaptırılan ağır fiziksel aktiviteler, daha çok kız öğrenciler için kıyafet zorunluluğu, kız ve erkek birlikte eğitim ve duşlar/soyunma odalarıdır. Müslüman öğrencilerin yaşadıkları bu sorunlar, öğrencilerin eğitim hakkından eşit yararlanabilmeleri bağlamında değerlendirilip hem ulusal hem de özel olarak okullar bünyesinde kültürel çeşitlilik politikalarına dahil edilmiştir. Batıda ve Orta Doğuda spor alanında kadının konumunu iyileştirmeyi hedefleyen bazı feminist örgütlerin son yıllardaki gündemlerinin başında Müslüman kadınların ve genç kızların spora katılımları gelmekte. Bu konunun tartışıldığı ülkeler daha çok İran, Uman, Mısır ve Suudi Arabistan gibi gibi ülkeler olmakla birlikte müslüman topluluklarının yoğun olarak yaşadığı Amerika ve Büyük Britanya da bu tartışmanın gerçekleştirildiği ülkeler. Türkiye ise bu tartışmanın henüz çok başında. 11-16 Şubat 2008’de Uman Sultan Qaboos Üniversitesinde IAPESGW (International Association of Physical Education and Sport for Girls and Women), Kadınlar ve Genç Kızlar için Uluslararası Beden Eğitimi ve Spor Derneği’ne üye müslüman toplulukların yer aldığı ülkelerin (Bosna ve Hersek, Danimarka, Mısır, İran, Irak, Malezya, Fas, Umman, Güney Afrika, Suriye, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri ve Birleşik Krallık) katıldığı bir toplantı gerçekleştirildi. Türkiye’den İlknur Hacısoftaoğlu’nun katıldığı toplantıda, müslüman ve müslüman olmayan ülkelerdeki müslüman kadınların ve genç kızların spora katılımlarında karşılaştıkları zorluklar ve bu zorlukların ortadan kaldırılmasına yönelik ülkelere özgü politikalar tartışıldı ve deneyimler paylaşıldı. Toplantı sonrasında Kabul Et ve Saygı Göster (Accept and Respect) adlı bir deklerasyon yayınlandı. Deklarasyonun maddelerinden bazıları: (1) Beden eğitimi ve fiziksel aktivite her genç kızın ve genç erkeğin ve her kadın ve erkeğin yaşamında önemli olduğunu tekrarlıyoruz. (2) Spor ve eğitim sistemlerinde çalışan bireylere, müslüman kadınların ve genç kızların kendi dinlerini yaşayabilmelerinin ve spor ve fiziksel aktiviteye katılabilmelerinin farklı yollarını, örneğin fiziksel aktivite tercihi, kıfayet tercihi ve karma ya da kadın erkek ayrı gruplandırma, kabul etmelerini ve saygı göstermelerini öneriyoruz. (3) Uluslararası spor federasyonlarını yarışmalarda giyilecek kıyafet talimatlarının Islami gereklilikleri, görgü kuralları ilkelerini (kültürlere özgü), güvenliği ve bütünlüğü dikkate alarak, kucaklayacağını temin ederek katılımı sağlama yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlayacağız. Türkiye’de, GSGM ve federasyonların kılık kıyafet talimatlarına göre sporcuların türbanla yarışmalara katılmaları yasak. Talimata göre sporcular herhangi bir ırk, zümre, din, mezhep ve siyasi görüşü ima edici amblem, rumuz, işaret, rozet, aksesuar ve benzeri unsurlar taşıyamaz. Sadece bu talimat doğrultusunda bile türbanlı sporcuların varlığını kabul edip saygı göstermenin imkanı olduğuna inancım çok az. Ama spor camiasında egemen olan cinsiyetçi zihniyet yapılarınının bu konu bağlamında da olsa sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Kadın sporcuların türbanlı yarışmalara katılmaları yaklaşık on yıl önce gündeme gelmişti. 1999 yılında Belçika’da düzenlenen bir turnuvada Taekwando Milli Takımında yarışan kadın sporculardan bazılarının türbanlı mindere çıkmaları ve kürsüye çıkan sporculara tekbirli desteğin sunulması sonrasında, o dönemin Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü, takımın antrenörlerin görevlerine son verildiğini ve Teftiş Kurulu'na da soruşturma talimatı verildiğini açıklamıştı. Ünlü yaptığı yazılı açıklamada, Cumhuriyetin temel değerlerine yönelik, provakatif özellik taşıyan kalkışmaların, toplumun geniş kesimlerinde çok ciddi rahatsızlıklar yarattığını vurgulayarak, "Spor gibi evrensel ve politika dışı olması gereken bir konuda ortaya çıkan bu davranış, son derece üzüntü verici olarak değerlendirilmektedir" dedi. Aynı olay sonrasında, Ankara DGM Başsavcılığı spor salonlarının ağırlıkla şeriatçı militan yetiştirme amaçlı kullanıldığını bildirmişti. Voleybol milli takım oyuncusu Aysun Özberk’in tesettüre girmesinde de müslüman gençlerin ve kadınların spora katılımları, özellikle profesyonel spora katılımları, şeriat tehlikesi bağlamıda değerlendirilip bireysel hak ve hukuk kavramlarına bir türlü dokunulamadı. Sporu politikanın dışında tutmanın yolu spor ortamında her kesimden sporcunun özgür ve eşit bir konumda yer alabileceği güvenli bir ortamın yaratılması için kurumsal politikalar geliştirmektir. Bunun yapılabilmesi için öncelikle, sporu politika dışı bir alan olarak kabul ederek her türlü tartışmayı ve her türlü politik olayı provakasyon olarak nitelendiren, evrenselliği farklı kimlik, cinsiyet, din ve dilden sporcuların bir arada var olabileceği düşüncesinin dışında kurgulayan yasakçı zihniyetin terkedilmesi gerekmektedir. Çünkü spor alanında geçerli olan bu zihniyetteki şeffaflık algısı, sporu her türlü tartışmanın uzağında tutmaya çalışarak onu aslında kendi içine kapalı bir camia anlayışı içerisine mahkum ederek gerçek şeffaflıktan uzaklaştırmaktadır. Bir kamusal alan olarak sporda her din, dil, etnik köken ve cinsel tercihden bireyin görünür ve aktif olmasının gerekliliğinin tartışılmasını önemli buluyorum. Türkiye’de türban tartışması, laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü ikiliği bağlamında tartışıldı. Bu tartışmalarda bir boyutunda türbanın din ve vicdan özgürlüğü bağlamında kadının dini vecibeleri yerine getirmesinin bir yolu olduğu kadar, kadın için kamusal alanda yer alabilmesinin de bir yolu olduğu görüşü de yer aldı. Üniversitelerde türban serbestliğinin genç kadınlara getireceği özgürlükler çok fazla tartışıldı, ama bu tartışmaların sonucunda, tartışmanın her iki ucunda da var olan yasakçı zihniyetin kadınlara herhangi bir özgürlük alanı tanımadığı ortaya çıktı. Yasakçı zihniyetin farklı kimliklerin varlığını bir tehlike olarak algılaması, sporun özünde olduğunu ya da olması gerektiğini iddia ettiğimiz özgürlükçü ve barışçıl ortamın yaratılmasındaki en büyük engellerden birisidir.
Canan Koca
IAPESGW Türkiye Temsilcisi
“Neden ben? Neden sen ya da bir başkası değil? Sen olsan baban yaşatmazdı onu burada. Benim kimim vardı ki arkamda; babam yok, annem yalnız, ne yapabilirdik ki?” Takım arkadaşımın yıllar sonra söylediği bu sözler 13 yaşında bir kızken ne anlam ifade etti hatırlamıyorum, ama şimdi düşününce çok doğru sözler. O zaman olanlar üzerinde düşündüm mü düşünmedim mi, önemsedim mi önemsemedim mi hiç hatırlamıyorum. Ama ne olduğunu biliyordum: Antrenörüm takım arkadaşımı taciz etmişti. Ama şunu bilmiyordum, anlayamamıştım: Arkadaşım çok acı çekmişti ve hala da çekiyor. Takımdaki diğer kızlar, antrenöre yakınlıkları ile bilinen ve yaşça bizden daha büyük olanlar soyunma odasında onu sıkıştırmışlar ve tehdit etmişler: “Takımdan ayrılırsan, bizi satarsan seni döveriz.” Ama o takımdan neden ayrıldığını, antrenmanlara neden gelmediğini, yaşadıklarını onlara anlatamamış. Annesine de hiç bir şey söyleyememiş anlatamamış. Eve gittiğinde, yemek yerken ağlıyormuş masada, midesi bulanıyor, yaşadıklarına bir anlam veremiyormuş. Takımdan kendisine yakın olan bir kaç kişiyle paylaşmış yaşadıklarını, ama bazıları hiç yanında olmamışlar. Bunları söylerken aklımda hep şu soru vardı: peki ben ne yaptım? Ben de diğerleri gibi hiç tepki göstermedim mi? Biz üç yakın arkadaştık, acaba diğer arkadaşım da mı hiç ilgilenmedi? Bunları sormaya korktum, sanki evet der ise kendimden utanıcaktım… Ama sordum: “ Peki ya ben? Ben tepki gösterdim mi?”. “Tabii ki” dedi, “biz hep birlikteydik”. O yaşta bir kız çocuğunun hayran olduğu biri tarafından en yakın arkadaşına cinsel tacizde bulunmasına nasıl bir tepki gösterebileceğini şimdi bile kestiremiyorum. Ama yeterli tepkiyi gösterememişiz ki o kişi hala stadyumlarda ve hala o yaşta kızlara antrenörlük yapıyor.
Geçen hafta yaptım bu konuşmayı arkadaşımla. Tam da bu sıralarda halter alanında yaşanan cinsel taciz ve onun medyada sunumu üzerine bir yazı hazırlıyordum. “Neden cinsel taciz yaşanıyor?” sorusunu sorarken kendime, sanırım cevabını kitaplardan ya da makalelerden değil arkadaşımdan almıştım. Cinsel taciz konusunda yapılan çalışmalar genelde sporcuların deneyimlerine yer verdiği için olsa gerek, çalışma sonuçları ve arkadaşımın söyledikleri aynı şeyi işaret ediyordu: sporcu-antrenör ilişkisi. Yapılan bir çok araştırmada, spor ortamında cinsel tacize neden olabilecek risk faktörleri arasında antrenörün bir aile büyüğü, baba gibi görülmesi ve ailelerin çocuklarını antrenöre emanet etmesi gösterilmektedir. Evet şu söz klasikleşmiştir ama bir o kadar da gerçektir, tıpkı babamın da antrenörüme dediği gibi: “Eti senin, kemiği bizim”. O bizim sadece babamız gibi değildi aslında. Düşünüyorum ve hatırlıyorum da, birisine fazla ilgi gösterirse, biraz kıskanırdım, “beni sevmiyor, ben iyi bir sporcu değilim” gibi endişelere kapılırdum. Antrenmana biraz erken gidip onun yanında oturmak ve onunla sohpet etmek hoşuma gidiyordu. Aslında takımdaki en isyankar kişi ben idim. Tayt giymemiz yasaktı, takımda ilk tayt giyen kişi ben idim. Fakat bunun ne önemi vardı ki, çocuk babasına karşı çıkıyordu sadece. Şehir dışında yarışmalara gittiğimizde, yarış öncesinde odalarımızda bize masaj yapardı. Ne kadar küçükmüşüz, hatırlamaya çalışıyorum, masajın yapıldığı odada yalnız mı olurduk, yoksa diğer kızlar da olur muydu? Zorlanıyorum ya da hatırlamak istemiyorum. Hatırlarsam arkadaşıma karşı mahcubiyetim artacak diye korkuyorum. Hatırlarsam o insanın hala birilerine antrenörlük yaptığı, atletizm pistlerinde kız sporcuların omuzlarına kolunu atıp taktikler verdiği gerçeğiyle yüzleşeceğimden korkuyorum.
………………
Amerika ve bir çok Avrupa ülkesinde sporda cinsel taciz, toplumsal bir sorun olarak ele alınmakta ve cinsel taciz ile ilgili geliştirilen düzenlemelerle ve uygulanan politikalarla kadın sporcuların maruz kaldıkları olayları rapor edebilecekleri güvenli bir ortam yaratılmaya çalışılmaktadır. Yani spora katılan bütün kadınların ve genç kızların fiziksel, zihinsel ve duygusal sağlıklarını geliştirmeye ve korumaya yönelik kaynakların ve gerekli desteklerin sağlanması kurumların sorumlulukları kapsamında ele alınmaktadır. Eğitim kurumları, spor kulüpleri ve spor kurumları, antrenör ve sporcu arasındaki istenmeyen cinsel ilişkileri ve cinsel tacize yönelik politikaları düzenlemek, uygulamak ve değerlendirmek için spor liderleri ve sporcuları cesaretlendirilmektedirler. Bu tür uygulamalarda cinsel taciz ve romantik/cinsel ilişki tanımları da çok net olarak yapılmaktadır. Bu tanımlarda antrenör ve sporcu arasındaki romantik/cinsel ilişki, antrenörün sporcu üzerinde profesyonel bir sorumluluğu olduğundan, gücün ve profesyonel statünün istismar edilmesi olarak değerlendirilmektedir. Cinsel taciz ise, istenmeyen cinsel davranışları, talepleri ve diğer cinsellik içeren sözel ve fiziksel temasları içermektedir.
Cinsel taciz, halter sporunda yaşanılanların sonrasında spor adamlarının söyledikleri gibi muhtelif olaylar değil. Antrenör ve sporcu ilişkisi cinsel istimara açık bir alan olarak görülmektedir. Bu bağlamda, antrenörlük mesleğinin tanımları bu çerçevede belirlenmeli ve antrenör-sporcu ilişkisine yönelik cinsel tacizi ve istismarı önleyici kurallar geliştirilmelidir. Antrenörlere, gücün, iktidarın, bağımlılığın ve cinsel ilişkinin antrenör-sporcu ilişkisini nasıl etkilediğine yönelik bir eğitim verilmeli ve üst düzey yöneticiler bu eğitimin düzenlenmesi sorumluluğunu üstlenmeli. Ayrıca, cinsel taciz şikayetlerine yönelik bir şikayet prosedürü geliştirilmeli, şikayette bulunan sporcunun güvenliği sağlanmalı ve kendisine kişisel rehberlik sunulmalıdır. Fakat bu süreçte hem sporcu hem de antrenör korunmalı, antrenör ve sporcu arasında, sporcu ve spor kulübü arasında ve antrenör ve spor kulübü arasında yapılacak iş sözleşmeleri öncesinde cinsel taciz ve istismara yönelik uygulamalar bildirilmelidir. Bu bağlamda, antrenör ve sporcunun bağlı bulundukları spor kurumları, spor ortamında meydana gelebilecek her türlü cinsel taciz ve cinsel istismar olaylarının sorumluluğunu üstlenmeli, bu tür olayların engellenmesi ve sporun sporcular için güvenli bir yer olabilmesi koşullarını sağlamalı ve gelen her şikayeti ciddi olarak ele almalıdır.
…………
Arkadaşımla yaptığım konuşmada, beni en çok yaralayan sözü de şu olmuştu: “hep özür dilemesini bekledim”. Aradan 18-19 yıl geçti ama sanırım hala özür dilemesini bekliyor. “Çünkü her şeye rağmen ona saygım da var. Çünkü üzerimde emeği var”.
Küçükmüşüm o zamanlar, ama olanları şu anki aklımla düşünüyorum, arkadaşımı yine de yalnız bıraktığımı hissediyorum ve bunun için ondan özür dilemek istiyorum. Düğünümde çekilen üçümüzün fotoğrafını büyüttüm ve iki arkadaşıma gönderdim. Çünkü ağzımdan özür kelimeleri çıkmıyor.
Canan Koca
IAPESGW Türkiye Temsilcisi
| ||||||||||||||||||